8 Kasım 2009 Pazar

Nefes




H
oşluk'la
B oşluk arasındaki büyük fark...

26 Eylül 2009 Cumartesi

Sevgiliye


Şimdi sen gidiyorsun,
gidiyorsun ya böyle...

ey dost!
bizden selam söyle....
:~

23 Eylül 2009 Çarşamba

Ayağı öpülecek kadın: Rabia


Rabia, özürlü bir kadın.
Elleri doğuştan yok...

Geçenlerde TV' de izledim.
Hayatını ablası ile birlikte sürdürüyor ve ayaklarıyla her işini görebiliyor. Dahası oya, dantel vs örüyor ayaklarıyla. Yani birçoğumuzun elleriyle beceremediğini beceriyor.

Ayda 300tl ye yakın bir para kazanıyor ve kazancının tamamını öğrencilere burs olarak veriyormuş. Yanlış duymadınız. Kazancının tamamını öğrencilere burs olarak veriyor Rabia.

Birçok insanın bırakın onun durumunda olmayı sapasağlamken dilendiği, üç kuruş için her türlü kötülüğü yapmayı göze aldığı bir ortamda, Rabia zaman zaman kendimden bile umudu kestiğim şu dünyada; Paslanmış ve kararmış yüreğime bir ışık oldu.

Sizlerle paylaşmak istedim...

Haberin detayı için tıklayın.

19 Eylül 2009 Cumartesi

Hayra yorun, güzelleşsin hayatınız.


Üzücü ama ben bayram günlerini pek sevemedim nedense. Hep bir hüzün oldu çocukluğumdan bu yana bayramlarda beni bekleyen. Buna resmi bayramlarda dâhil. Hastalıklı bir bünyem olduğundan, sıkı sıkıya giydirildiğimden, özenle korunduğumdan olsa gerek. Ne doyasıya soğuk soğuk su içebildim, ne de adam gibi koşup terleyebildim. Ben mikroskop istedim bayramda, ailem oyuncak araba aldı. Nedense gönlümce mutlu olmayı başaramadım.

Küçükken alınan bayramlıklarım, ya kardeşim de giysin diye önce büyük alınır kollarım içinde kaybolur, ya da biraz daha giy bakalım diye kollarım dışarda ceketlerle bayram yapardım. Devir ekonomi devriydi bizim evde anlayacağınız. Gerçi hiç aç ve açık kalmadık şükür. Hatta her şeyin olabilen en iyisini alıp, giydirmeye ve yedirmeye gayret etti babam. Ama onun standartları vardı ve değişmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemezdi...

Sonrasında ise aile içi kavgalar. Annem babam pek kavga etmese de bayramlarda akraba ziyaretleri sorun olurdu. Senin annene önce gideceğiz, benim anneme geç kaldık gibisinden. Ufak tefek kırgınlıklar da hep vardı zaten...

Babamın hatırı için, kendisini sevmeme rağmen istemeye istemeye ziyaretine gittiğim büyük halam, bana hep annemi kötülerdi. Kötülediği de yüzüne hoş bakmamış, ayakkabısını çevirmeyi unutmuş kabilinden boş şeyler. Biraz para, şeker ve elime bir mektup tutuştururdu babama vermem için. Biz de o mektubu bir güzel annemle açar, okurduk. Sonra annem babama gösterir ve kıyamet kopardı. Bayramın kalan günlerinde ise halam bekler dururdu gelmemizi...

Babam bizi çok sevmesine rağmen mizacı sert bir adamdı ve Ramazanda sigara da içemediği için iftar topunun patlayıp, orucunu açmasını dört gözle beklerdik. Gerçi annem de kuzu değildi . Bayrama yakın halamlar gelip, ortalığı karıştıracaklar diye günler öncesinden sinirlenir, dellenirdi...

Babam öldükten sonra ise annem bunu kabullenemedi bir süre. Kendini terkedilmiş gibi hissetti. Öldü diye babama kızdı hatta. Sonrasında babamın akrabalarına daha kötü davrandı. Kimisine bayramlarda kapıları açmadı. Hırçın bir çocuk gibi oldu. O dönemi birlikte çok zor atlattık.

Onu yemeğe çıkardım sık sık. Şehir dışına götürdüm. Alışverişe, doktora... Bir gün yine birlikte ettiğimiz bir kahvaltıda neşesi yerine gelmişti. O gün süt ve bal -kaymak vardı tabaklarımızda. Onun sevincini yüzünden okuduğumu anımsıyorum. Sonrasında ise balın yavaşça süzülüp kaymağın üstüne çıkarak "Allah" yazdığını gördüm tabağımda.

Çok özel bir andı benim için. Bunu size anlatmak istemezdim aslında, sihrini, büyüsünü kaçırmamak için. Sonrasında, bir kaç kez kendim aynı yerde kahvaltı söyleyip, kürdanla yazmak istedim beceremedim. O anın bir fotoğrafını çekip saklamıştım. Bulursam bir gün paylaşırım.

Bugün arife, ben babamla, ninemle, ablamla bayramlaştım. Yarın bayram, annemle ve kardeşimle de bayramlaşacağım. Diğer yaşayan akrabalarla, aile fertleriyle de.

Demem o ki; bu dünyada insanoğlu gelip geçici. Kimseyi kırıp dökmeye, incitmeye değmiyor. Su-i zan etmek, insanlar hakkında önyargılı olmak iyi bir şey değil. Aksine Hüsn-ü zanda bulunmak, herkesi öncelikle insan olduğu için değer verilmeye layık bulmak, güzel bir haslet olsa gerek.

Üstelik pozitif düşüncenin insan hayatına olumlu katkıları olduğunu biliyoruz hepimiz. Bayram boyu ve sonrasında yaşayacağınız olayları, karşılaşacağınız hadiseleri ve insan davranışlarını hayra yorun. Güzel bakın, güzel görün...

Hayra yorun, güzelleşsin hayatınız.
Allah'a emanet olun...

-------------------------------------------------------

Ramazan Pidesinin Sonu.

18 Eylül 2009 Cuma

Sevgili Arife

Ramazan pidesini en azından bir süreliğine (son 2 yazıdan sonra) tatile çıkarmayı planlıyorum. Nasipse bu günkü Arife yazısı ve Arife günkü bayram yazısı ile. Sonra belki devam ederim, etmem bilemiyorum.

Şahsen ben arife günlerini bayramlardan daha çok severim. Çünkü çocukluğumun geçtiği kasabada hep arife günü sabahında eskimeyen dostlarla bayramlaşılırdı. Eskimeyen dostlar dediğim bu dünyadan ayrı düştüğümüz sevdiklerimiz, dostlarımız, akrabalarımız.

Her nefis ölümü tadacaktır emri gereğince ölümle tanışmak eninde sonunda başımıza gelecek bir randevu. O yüzden belki de ölmeden önce ölmeyi bilmek gerek. Unuttuklarımızı yeniden hatırlamak gerek.

Rahmetli babaannem ilk öğretmenimdi. Dedem bütün mal varlığını 2nci eşine bağışladığında oturmuş ve bir daha da ayağa kalkmamış. Daha doğrusu evin içinde hareket edebiliyordu ama dışarı bir adım atmazdı, atamazdı. Elifbamın ilk harflerini hep ondan öğrendim.

Hep Mona Lisa'ya benzetirdim onu. Soylu bir duruşu vardı ve belki de çok fazla hareketli olmadığından bir tablo gibi dururdu evin içinde. Birlikte camdan bahçemizi ve yolu seyrederdik çocukken. Arada bir onu kızdırıp, bastonunu sallayarak o naif sesiyle beni tehdit etmesini izlerdim neşeyle. Öldüğü gün "beş kişiydik birbirine âşık / eksildi soframızdan beşinci kaşık" diye yazmıştım.

Babamı ise annesinin yanı başına gömdüm kendi ellerimle. Ninemin kabriyle aralarındaki mesafe dardı. Annem "hani, bana yer bile yok" diye kızdı. Ben de ona " Babamı annesinin koynuna sakladım" dedim. Ona da "kanatsız bir kuştun Ahmet’im / uçtun yuvadan, bir daha dönmedin" diye not düşmüştüm.

Ailede ilk kaybımız ablammış. 3 aylık bir bebekken kaybetmişiz onu. Yani ben hiç görmedim. Benden 1 yıl kadar önce ölmüş. Tek bildiğim duvarda asılı küçük bir resmiydi. Ben o küçük resimdeki kızı hep çok sevdim. Hep bir kız kardeşim olsun istedim. Erkek kardeşim olduğunda da beni kız kardeşin oldu diye kandırmışlar bir müddet.

Ablam ölünce nedense aile kabristanı dışında bir yere gömülmüş. Arife günleri, o masum minik mezarına gittiğimde hep duygulanırım. Yıllardır annem çok kızsa da ailedeki herkese sıkı sıkı tembihledim. "Öldüğümde beni ablamın yanına gömün" diye. Yol ,menzile varırsa yarın sabah görüşeceğiz inşallah. Bu arada sizler de haklarınızı helal edin. Gidipte dönmemek var, gelipte görmemek var.

Arife günlerini sevmemin bir başka sebebi babamın orijinalini yeni Türkçe harflerden öğrenmesine rağmen çok hoş ve kendine has bir ses tonu ve tecvitle okuduğu Kuran-ı Kerim'i dinlemekti. Yasin'i o okur diğerlerini bize paylaştırır ve bizidinlerdi. Bir de kurban bayramı arifelerinde kabristan dönüşü mutlaka bize "pideli paça" ile bir sabah ziyafeti çekerdi...

Ne demiş şair : "geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer"
İnsan özlüyor haliyle. Duygulandım mı ne?
--------------------------------------------------------------
Yarın: Sevemediğim bayram günleri

16 Eylül 2009 Çarşamba

Merdivenlerden inerken


Ablam
Babaannem
Anneannem
Büyük Dayım
Büyük Halamın Eşi
Büyük Halam
Küçük Halamın Eşi
Küçük Dayımın Oğlu
...
Küçük Dayım
Küçük Halamın Kızı
Babam
Küçük Halam
Büyük Halamın En Küçük Oğlu

Kadir gecesinde ruhlarını yâd ve şad etmeye çabalarken düşündüm. Böyle gecelerde düşünmek iyidir. Tanıdıklara ve arkadaşlara hiç girmedim ama akrabaların bir hayli kısmı göçmüş öbür âleme. İçlerinde ağabeylerim, ablalarım, yaşıtım ve arkadaşım olanlar da var.

Derler ki; "Tanıdıklarınız hangi âlemde daha fazlaysa siz de oraya yakınsınızdır". Gerçi benim tanıdıklarım henüz bu âlemde bir kaç kişi daha fazlalar ama bedendeki kâlp denen makinenin nerde, ne zaman stop edeceği belli olmaz.

Yine derler ki; Bütün mahlûkat (ister, istemez) onu tesbih eder ve "Ömrünüz kalbinizin atarken zikredeceği "Allah" kelamı ile sınırlıdır". Gönül ister ki şükrümüz de, zikrimiz de bol olsun...

Yine derler ki; "Selam ve dua" ile.
Biz de diyelim...

15 Eylül 2009 Salı

Ramazan özgürlüktür..


Ramazan, öyle sağda solda mangalda kül bırakmayanların, kuru sıkı salladığı gibi özgürlükleri kısıtlayan, sosyal hayatı daraltan değil bilakis genişleten, ferahlatan ve özgürleştirip, güzelleştiren bir aydır.

Ben küçük bir kasabada büyüdüm. Öyle bir kasaba ki; belediyesi bile kurtuluş günlerinde işe yarar tek makinesi olan kepçesini gösterirdi geçit törenlerinde. Sanki Yunan'ı denize kepçeyle dökmüşüz gibi. Küçük yerler ilginçtir. İnsanlar boş şeylerle vakit öldürürler. O yüzden, kasabada bir inşaat olmaya görsün herkes iş makinelerini izlemeye başlar. Akıl yürütür. Fikir verir. Birbiri ile tartışır.

Ben de Ramazan'ın yaza denk geldiği günlerde arkadaşlarla çokça boş vakit bulurdum. Hele bir de okullar, şimdi olduğu gibi tatilse değme keyfimize gitsin. Yapamadığımız ne varsa Ramazan'da yapardık. Gece sokağa çıkma yasağımız olduğundan, ailemizden sadece gecelerde teravih için izin alabilirdik. Allah affetsin ilk izmarit tüttürmeye de Ramazan'da başlamıştık.

Benim hastalıklı bir bünyem vardı ve top oynamam yasaktı. Denize, havuza girmem yasaktı. Ama kim dinler. Sıcak Ramazan günlerinde kahve önlerindeki havuzlara sokardık kafamızı. Islar ıslar güneşte kuruturduk saçlarımızı. Teravihe gidiyoruz diye çıktığımız gecelerde; ilk 4 rekâttan sonra camiden kaçar, sokaklarda davulcular gibi yağ tenekelerinden davullar yapar çalardık.
Komşu evlerinin zillerini basar, kapıya çıkmalarını bekler sonra kaçardık. Namaz kılmayı da, namazdan kaçmayı da hep Ramazan'larda öğrendik.

Büyükler genelde Ramazan'larda daha çok yaramazlıklarımızı hoş gördüler. Büyüklerin arasına karışıp, sosyal hayata dâhil olmayı, adamdan ve kadından sayılmayı hep Ramazan’larda yaşayıp, öğrendik. Adım adım her Ramazan biraz daha büyüklerin arasına karıştık ve kaynaştık.

Diyeceksiniz ki "Hacı ne iş? Onlar eskidenmiş. Şimdi millet çocuk yaşta neleri öğrenip, yaşıyor." Olabilir efendim. Biz böyle gördük, böyle yaşadık. Büyüklerin arasında söz söylemenin de söz dinlemenin de erdem olduğu günlerde, toplum içinde böyle yer edindik. İnsanlar içinde böyle günlerde sevildik ve sevindik. Güzel insanların sohbetlerini, muhabbetlerini dinleyip gönül kumbaramızda şimdi kırıntısı kalmamış güzellikleri böyle günlerde biriktirdik.

Sözün özü: Ramazan Örftür, gelenektir, iyi huy ve güzel ruhtur. Manevi bir iklim, farklı bir güzelliktir. Esaret değil, bilakis yaratana teslim olanın dünyaya meydan okuyabildiğini (ruhuzun gücünü) ve özgürlüğünü gösteren örnek bir zaman dilimidir.

Ramazan iyidir, hoştur. Gerisi boştur efendim...

------------------------------------------
Hamiş: Kadir geceniz kutlu ve geleceğiniz u/mutlu olsun...

12 Eylül 2009 Cumartesi

Seni çok seviyorum


Ne yapalım şairsin ama bir naat yazmamışsın.Yazamamışsın.
Sevilebilecek en güzel insanı sevmişsen de ifade edememişsin. Kifayetsiz kalmışsın.
Otur derdine yan, nasipsizliğine ağla...

Yağmur şiiri ne güzeldir, hele M.Emin Ay'ın sesinden dinlemek.

Ve Arif Nihat Asya'nın naatını okumak (Hu, Hu lara karışsın amin'ler diyerek.) Onu da seslendiren oldu mu bilmem ama birileri okumuş şiiri. Hani benim muradım bir şiir gibi değil de ilahi kıvamında, tadında dinlemek.
Okumalı dinlemeli...

VE söz açılmışken, bizim Ray Charles'imiz sayabileceğimiz Kani Karaca'yı da rahmetle anmalı bir de Bülbül Hoca namı ile anılan İsmail Doruk'u dinlemeli...

Ey! sevilebilecek en güzel erkek.
Ey! insanların en güzeli, ben seni çok seviyorum...

10 Eylül 2009 Perşembe

Kelimeler ve Kavramlar

Kuyruk acısında yayınladım. Google search'de biri bir şey merak etmiş "çocukken şu günah, günah sayılır mı?" diye. Ben hoca değilim ki ne diyeyim ama o kardeşimiz mükellef ne demek bilseydi soruyu bile sormazdı. Buluğ çağı ne demek bilseydi. Cevabını merak bile etmezdi.

Mesela ben eskiden mümin ve münafık kavramının içeriğini tam bilmezdim. Mümini günah işlemeden cennetlik işler yaparak cennetlik olan kişi. Münafığı ise günah işleyip bir müddet cehennem azabından sonra cennetlik olan kişi olarak bilirdim. O yüzden de bu kavramı öğrenmeden önce "mümin olamazsak da münafık bari olalım" derdim çocukken oysa öğrendim ki münafık dini inancında samimi olmayan, göstermelik veya menfaat icabı müslüman görünen kişi demekmiş.

Hepimiz yarım yamalak Türkçemizle bile dini konularda ahkâm kesiyoruz. Aslında her konuda bunu yapıyoruz ama din daha kolayımıza geliyor. Günahı, sevabı, ayetleri, hadisleri "bence" diyerek kolayca yorumluyoruz. Hele elimize bir meal geçmişse onca din alimini tek kalemde silip, ben okudum böyle böyle yazıyor diye ahkâm kesiyoruz.

Oysa kelimeler ve yüklendikleri anlamlar eğer literatürde yer almışlarsa farklı bir anlam kazanırlar. Örneğin Türkçeye geçen bazı ifadeler orijinallerini tutmaz. Faiz kelimesi gibi alıverişte fiyata eklenen kâr payı demektir Arapça orijinali, bizim günah kabul ettiğimiz faizin adı ise dini terminolojide ribâ'dır. Emeksiz kazanılan para manasına gelir.

Aynı şey mahrem namahrem içinde geçerlidir. İnsana mahremi helaldir örneğin. Ama namahrem sözü bazı yerlerde tam tersine na mahrem yerine kullanılır.

Her insan ilgilendiği konunun en azından terminolojisini bilip konuşsa, daha az hataya düşer gibime geliyor. Hele konu din'se ve Maşallah hepimiz o konuda bol keseden sallıyorsak. Hele bu konuda sahabe bile uyarılmışsa...

Aman! diyorum...

-------------------------------------------
Okumalı: Yusuf Kerimoğlu- Kelimeler, Kavramlar

4 Eylül 2009 Cuma

İbadete Muz Karıştırmayın

Belki biraz yaş ilerledikçe nostalji sarıp sarmalıyor insanı ama bildiğim şu ki, insanoğlu birçok şeyin kıymetini kaybedince anlıyor...

Bir an önce büyümek isterken yaşadığımız çocukluğun o masum yanı bir daha uğramıyor semtimize. Siyasal düşüncesi ne olursa olsun gençliğin o idealist ve devrimci yanının yerini daha çok kazanma ve bir şekilde hayata tutunma çabası alıyor. Romantik aşkların yerini akılcı ve maddiyatçı beklentiler alıyor.

Bir yaz mevsiminde arkadaşlarımızın arasına genç idealist bir imam da katıldı. O bizimle gezmeye çıkar oldu geceleri, biz de sabah namazında onunla buluşmaya başladık...

Hilye-i Şerif okuyordu bize.
Biz de dinliyor ve dinlediğimiz her cümleden Âlemlerin efendisini gözümüzde canlandırmaya çalışıyorduk. Çok da hoşlanıyorduk bundan. Sonra bir ödül ve ceza olsun diye bir kural belirledik. O gün geç gelen veya hiç gelmeyen 1 kg muz alıp diğerlerine ikram ediyordu. Önceleri hoş sohbet içinde devam eden bu durum, bazılarımızın muz borcu arttıkça keyfimizi kaçırmaya başladı.

Muz borcu artanlar bir süre sonra hiç gelmemeye başladılar. Biz muz cezasınıda iptal ettik ama artık o grubu bir daha toplayamadık...

Diyeceğim o ki; bu tip küçük cezalar başta iyi gibi görünse de sonunda işin tadı kaçabiliyor. Siz siz olun ibadete muz karıştırmayın...

Hamiş: Olsun!
Ben yine de o günleri özledim. Bu da meselenin başka bir yüzü...

2 Eylül 2009 Çarşamba

Burhan ÖCAL sahurda bizdeydi


Evet, inkâr etmiyorum. Kıro bir yanım var. Hem iyi ve güzel şeyleri seviyorum, hem de alışkanlıklarımdan vazgeçemiyorum. Ramazan davulu örneğin. Herkes rahatsız oluyormuş umurumda olmaz. Ben severim arkadaş...

Aynı sıkıntı zaman zaman ezanda da yaşanıyor ve insanlar tartışıyor bu konuyu. Aslında çözümü o kadar basit ki; Pazarda "patiz var, domat var" diyen pazarcıların yaptığı gibi kalitesiz hoparlörlerle, makam bilmeden, kıraat bilmeden aklına gelen hacı amcanın okuduğu ezan olmuyor tabi ki. Ezana tepki duyan arkadaşların bile güzel sesiyle Hafız Burhan tadında bir müezzine ve kaliteli bir ses sistemine hayır diyeceklerini sanmıyorum.

Bir fıkra var: Osmanlı paşalarından birinin konağının yakındaki mescitte bir müezzini varmış. O kadar kötü bir sesi varmış ki; paşa tüm kibarlığına rağmen dayanamamış ve maaşına da zam yapıp, terfi bahanesi ile müezzinden kurtulmuş. Gel zaman git zaman, bir gün sarayda görmüş müezzini. Hoş beş konuşmuş ayaküstü ve müezzin hikâyesini anlatmış.

Sizden sonra şansım açıldı paşam demiş. Vezir-i Azam (Başbakan'ın) müezzinliğine kadar yükseldim. En son padişahın mescidine atadı o da, maaşıma zam yapıp. Padişah efendimiz de yine maaşımı arttırıp, kendi memleketimin insanlarına hizmet etmem için gönderiyor.

Paşa gülmüş. "Keşke, ben padişah efendimize ömrüm boyunca hizmete etmek isterim deseydin , daha yüklü bir zam alırdın" demiş.

Davul da böyle...
Çocukluğumda yaşadığım kasabada bir amca vardı. Öyle güzel manilerle, öyle ritmik çalardı ki davulu. Biraz merak, biraz da bize ne zaman gelecek kıskançlığı ile beklerdik onu. Babam yüklü bir bahşiş hazırlar ama bana: Biraz bekle öyle ver, tadını çıkaralım derdi. Hatta parayı verirken biraz daha davul çalıp, mani söylemesini isterdik. "davulumu çaldım geldim, 11 aylık yoldan geldim / iki gözüm İbram abim, seni uyandırmaya geldim" Offf be! Sanki yavrum kuzum diye annem gibi öperek uyandırıyor mübarek. Yaşıyorsa Allah uzun ve sağlıklı ömür versin davulcu Hasan amcaya.

Efendim bazıları buna rağmen "ay! yine mi davul sesi gece yarısı" diyebilir. Onlar da hoş görsünler bir Mart ayı geliyor da kedi miyavlamasından uyuyamıyoruz sabahlara kadar. Biz evinde kedi besleyenlere bir şey diyor muyuz? Hem belki davullarında çiftleşme mevsimi gelmiştir. Olamaz mı yani, hoş görün işte...

Dahası, ben size davulcu Hasan abiyi getiremem ama bir ara belediyeler imtihanla alıyordu davulcuları. Hani kapınızın önünde Burhan ÖCAL davul çalsa, sonra sahura da size yemeğe kalsa. Şöyle, o canım parmaklarını davullara, tumbalara dokundursa. Ne yani, Ramazan davulu illa dan, dan dan çalınacak diye bir şey mi var?

Sonra da başlasa mani söylemeye:
"Ne uyursun, ne uyursun? Uykularda ne bulursun, İki gözüm İbram abi Ramazanın mübarek olsun"

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Yok böyle bi hadis, Niyazi amca!

Boşuna dememişler "yarım doktor candan/ yarım hoca dinden eder" diye. Her anlamda gariptir yurdumun insanı. Kendi işi hariç her konuda uzmandır. Banka memurudur, emekli başçavuştur ama boş kalınca bırakır sakalı (her Allah'ın günü kesmenin intikamını alır gibi) hemen bir cami yaptırma yaşatma derneği kurar. Düşer caminin halısının, kiliminin, avizesindeki ampulün kaç mumluk olması gerektiğinin derdine.

Her sohbette bir ayet - hadis söylemeden edemez böyle arkadaşların bazıları. Zannedersin ki ömrünü dini ilimlere vakfetmiş. Elinde bir afilli makbuz, şehirlerarası yolculuklarca camiye bir tuğla da sen koy aziz cemaat diye diye dolaşırlar. Bu işlerde rant var mı sorusunu mide bulandırmasın diye hiç sormuyorum ama bu amcaların dilinden düşmeyen iki kelimeye gıcığım.

Birisi "kitapta yeri var" diğeri de "efendimiz buyurmuş ki" Kitap dedikleri Kuran-ı Kerim haliyle efendimiz de Peygamberimiz oluyor. Oluyor da Allah affetsin amcaların hadisleri, ayetleri pek bir garip duruyor.

İşte bunlardan biri: Adını söylemekte beis görmüyorum. Niyazi amca. Bir devlet dairesinde memuriyetin ardından bir kucak sakalla aramıza katıldı. Mübarek olsun. Katıldı da her düğün sofrasında çorbadan başlayarak tatlıya kadar amcayı dinliyoruz.

—Dinimiz böyle emretmiş, efendimiz böyle buyurmuş...

Ee tabi biz cahiliz, amcanın salladığı fark ediliyor ama birşey de diyemiyoruz. Bir gün yine böyle bir sofrada Niyazi amca başladı:

Efendimiz: hoşafın suyunu bol koyun demiş. Ekmeği ince dilim kesin, önce kıyısını yiyin demiş kabilinden sallama hadisler söylemeye. Karşısındaki ağabey ise hareketlenmeye başladı. Niyazi amca salladıkça abinin rahatsızlığı yüzünden okunuyor. Sonunda dayanamadı patladı:

Sustum sustum Niyazi Bey dedi. Günahtır, ayıptır, böyle yapmayın. Aklınıza gelen her lafı söyleyip "efendimiz demiş ki" demek olmaz. Ben branş hocasıyım. Yok, böyle bir hadis. Doğru dürüst okumadan bol keseden sallıyorsunuz. Bir daha en azından benim bulunduğum ortamlarda söylemeyin böyle bir şey. "Hatta en iyisi siz hiç hadisten, ayetten bahsetmeyin" dedi. Niyazi amca kem küt etti. Ik, kök dedi ama sonunda sustu. Yemek bitene kadar da ağzını açmadı...

Sallamak da bir yere kadar. Sonradan da olsa din işlerine merak sardınızsa en azından "ayet hadis ve fıkıh konularına" girmeden önce kıyısından köşesinden bir şeyler öğrenmeye bakın. Hele "kişiye yalan olarak, her duyduğunu söylemesi yeter'ken.

Ya da en iyisi benim gibi yapın, sadece dinlemekle yetinin. Bari adam sansınlar…

30 Ağustos 2009 Pazar

Bir rüya ve yorumlarınız


Önceki gün bir rüya gördüm. Evet, bu yeni bir şey değil. Hepimiz her gün görüyoruz. İlginçti sizlerle paylaşmak ve yorumlarınızı almak istedim. Katkıda bulunur musunuz?

Film gibidir benim rüyalarım. Uyandığımda gözlerimi kapayıp anımsayarak keyfini sürmek için biraz daha oyalanırım. Çok uzun anlattığım için kimse dinlemek istemez. Napim ben de size yazarak anlatırım.

:
Bir yol ayrımı kavşak var. Yolda bakım onarım çalışmaları yapılıyor. Beraber yürüdüğüm, kalp hastası bir arkadaşım orta yere yığılmış kafataslarını büyük şehre giden yola doğru atıyor...

Sonra bir mezar görüyorum. Mermerle çevrilmiş sandukası. İçine ben ve eski Diyanet işleri başkanı Tayyar ALTIKULAÇ yatıyoruz sırt sırta. Gözlüğünden ve bıyığından tanıyorum. Elinde kapalı durumda bir de Kuran (mushaf) var. Kabrin içi pırıl pırıl ama yorgan gibi üstümüzü basar bir su var ve masmavi...

Suyun üstünde yansıyan çiniye işlenmiş gibi görünen Arapça harfler var. Ya cim ve ye bir arada yada ayn ve se bir arada gibi iki bitişik harften oluşan bir kelime. Ya da üç.
Camilere halife isimleri asarlar ya duvarlara, az ona benzer ama sanki mavi bir sudan yorgan üzerinde gibi yansıyor. Su pırıl pırıl ve berrak.

Yattığımız mezarın altından tüm kabristanın altına giden dehlizler açılıp, yeraltından hazineler toplanıyormuş resmi görevlilerce. Ama çalışma yeraltından yürütülüyor. Bir makine mezarların altından kapıları (varmış) kırıyor ve bizim altımızdaki mezara akıp birikiyormuş herşey.,ama ben sadece kırılan mezar kapılarının sesini ve toprak gibi yuvarlanıp altımıza biriken şeyleri hissedebiliyorum, göremiyorum hazine falan. Zaten bu işlemin olması için biz orada yatıyormuşuz. (Tom Curise ve azınlık raporundaki kâhin kızı anımsadım).

Uyumam gerekiyor ama uyuyamıyorum. Tayyar beye "kalkalım hocam" diyorum.
Ayağımdan sular damlayarak mezardan çıkıyorum mezardan ve hoca da arkamdan cübbesiyle çıkıyor. Su birden küvetteki suyun çekiliverdiği gibi aşağı çekilip kayboluveriyor.
Mermerlerden yansıyan bir beyazlık var kabrin içinde şimdi. Yani mezar dipsiz, karanlık kör bir kuyu gibi değil. Su yok ama yüzey düzgün. Öylece uyanıyorum. Hayrolsun diyorum?

Sizce? Sizin bu rüyaya yorumunuz nedir?

Can kırıkları



Y
ıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir?

Emin ol onu en çolpa herifler de becerir.

Sade sen gösteriver "işte budur kubbe" diye,

İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye...

Ama gel kaldıralım dendi mi, heyhat, o zaman,

Bir Süleyman daha lazım yeniden bir de Sinan

M. Akif Ersoy


Bak şu çeşmeye,

Kurnası var tası yok.

Kırma insan kalbini,

Yapacak ustası yok...

Mevlana


Bir kez gönül yıktın ise

Bu kıldığın namaz değil.

Yetmiş iki millet dahi

Elin yüzün yumaz değil...

Yunus Emre

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Çocukluğumun süper kahramanları


Her çocuk gibi yaşadığımız dönemden sahte kahramanlar edindik. Kimisini kitaplardan, kimisini sinema filmlerinden, kimisini çizgi romanlardan. Ama bir de hayatın içinde yaşayıp gördüğümüz iki kahraman daha aktaracağım size.

I
Çocukluğumun geçtiği kasabada yüksek bir tepeden atılırdı Ramazan topu. Bu topu atan ise belediyede çöpçü olarak çalışan bir amcaydı... O dik tepeye iftardan önce arkadaşlarla toplanır, yüksekçe bir su deposunun üzerine çıkar ve onun topu atmasını beklerdik. Top patladığında deponun üstüne falan gökten toprak, kum yağar ve biz tam o anda deponun tepesinden atlayarak dik bir yokuştan evlerimize koşardık.

Nefes nefese eve gelir, nerde kaldın yaramaz sorularına aldırmadan oruçlarımızı açardık. Ramazanlarda teravih sonrası kapı zili çalıp kaçmaktan sonra en büyük eğlencelerimizden birisiydi bu. Gitmediğim bir akşam arkadaşlar top patlar patlamaz büyük bir feryat duymuşlar. Amca yeterince uzaklaşamamış ve iptidai bir şekilde taşların ortasında açtığı bir çukurda patlayan barut karışımı bir bacağını koparmış...

Yıllarca tek ayakla yaşadı o amca. Dilenmedi, yine çalışmaya gayret etti ama belediyeden emekli ettiler malulen. Bir daha o tepeye gitmedim. Zaten top da farklı düzeneklerle atılmaya başlandı ama o amcayı ne zaman görsem hep bir savaş gazisi gibi gözüktü gözüme, onunla hep gurur duydum.

II
Rahmetli babam her şeyin iyisini almayı severdi. Bu yüzden bakkalımız manavımız kasabımız ayrıydı ve en ufak bir yamuk yaptıklarında babam değiştirirdi. Kasabımız alkolik bir abiydi. Genç yaşta öldü. Çok içerdi ama kimseye zararı olmazdı. Ramazan'da ise içkiyi bırakır, namaza başlardı.

Bir gün babam beni kıyma almaya gönderdi. Koşarak gittim ve kıyma istedim. Belki içerideki müşterileri beklemedim diyecem ama bekledim sıramı. Kasap abi sert bir sesle "yok kıyma" dedi. Bozuldum ama bir şey de diyemedim. Geldim babama aktardım durumu. Babam belki iyi et yokmuştur dedi ama kasap abiye uğramış iftardan sonra...

Geldiğinde babam dedi ki. "sen dükkâna girdiğinde selam vermemişsin" artık büyüyorsun selam vermen gerek. Kasap abin o yüzden "selam vermeyen çocuğa kıyma vermem ben" dedi bana. Önce bir bozuldum. O güne kadar pek dikkat etmediğim selam işini Alkolik diye pek de iyi gözle bakmadığım Kasap abiden öğrendim. Kendisine minnettarım.

III
Bugünlerde yaşlı bir teyze geliyor işyerine. Arkadaşlarla birlikte sattığı çakmak, cevşen türü şeyleri alıyoruz. Her yer cevşen dolmasın diye ben kalem ve çakmak alıyorum. Durumunu anlatıyor. Çok sık uğramaz yani Ramazan'da türeyen tiplerden değil. Temiz yüzlü. Oğlu kanser tedavisi görüyor ve kadın onun için çırpınıyor. Son günlerde gözümde büyüyen isimsiz kahramanlardan biri de o teyze...

.......................................................
isteyene MİM: Siz de isimsiz kahramanlarınızı yazınız.

28 Ağustos 2009 Cuma

En son ne zaman böyle dua ettiniz?

İnsanlar Türkçe ibadet, Türkçe ezan gibi konularda zaman zaman tartışadursun ecdat bunu da bir şekilde çözmüştür aslında. Çünkü duaların dili Türkçe'dir. Her ne kadar eski dilde ya da orijinal Arapça metinlerle edilen dualar varsa da birçok dua (içinde geçen dua ayetleri hariç) Türkçedir.

Mesela çok sevdiğim bir duada şu cümle beni mest eder:
"kapkara taşlar üzerinde simsiyah karıncayı gören Allah'ım"
Size, bize göre abartılı olan bu cümleler O'nu anlatmaya yetmez, kifayetsizdir ama yine de benim çok hoşuma gider.

Yine sevdiğim dualardan biri çocukken öğrendiğimiz: "Rabbiyyesir"dir
Bence çok büyük ve güzel bir duadır. Türkçesi Arapçası derdi yoktur. Çok güzel akıcı bir şekilde, tekerleme gibi her iki dilde birden okunur.

Şakayla karışık ezberlediğimiz ve cenaze namazlarından da okunan "Subhaneke" de hoşuma gider. Çocukken öğrenir, her namazda okursun ve bir gün insanlar seni onunla uğurlar...

Sefer (yolculuk duası): "davet'it - tâmmeh" vurgusu çok hoşuma gider nedense akustik olarak.

Rahmetli dayımın "hakkımı helal etmem" diyerek bana ezberlettiği özel bir sofra duası vardır ama tüm sofra duaları zaten güzeldir. Bir de güzel bir yemeğin arkasından olursa. Hele "CHP" li bir amcadan dinlediğim "Allah'ım sen bir-sin, ne diyeceğimi bilirsin" diye kısa bir dua vardır ki. Hem gülümser, hem de severek okurum.

Nezihe Aras'ın Yunus Emre kitabında tanıştığım ama birçok çocuğunda bildiği "Yattım Allah kaldır beni, rahmetine daldır beni" diye başlayan dua ise hayran olduğum bir duadır...

Bir rutini olmamakla birlikte haftanın belirli günlerinde yapılması ecdadımız tarafından alışkanlık haline getirilmiş "tövbe ve istiğfar" da çok güzel bir duadır.

Ayrıca anlamları ile birlikte okuduğunuzda sizi alıp götüren "Asr ve İnşirah" sureleri'ni severim.

Elmalılı Hamdi Yazır’ın pek meşhur olan bir duası, yalvarışı vardır ki içindeki sevgi sözlerinde resmen içim geçer :

İlâhî! Hamdini sözüme sertâc ettim, zikrini kalbime mi‘râc ettim, Kitâb’ını kendime minhâc ettim. Ben yoktum vâr ettin, varlığından haberdâr ettin, aşkınla gönlümü bî-karâr ettin.
İnâyetine sığındım, kapına geldim. Hidâyetine sığındım lutfuna geldim. Kulluk edemedim, affına geldim. Şaşırtma beni, doğruyu söylet. Neş’eni duyur, hakikati öğret. Sen duyurmazsan, ben duyamam. Sen söyletmezsen, ben söyleyemem. Sen sevdirmezsen, ben sevemem. Sevdir bize hep sevdiklerini. Yerdir bize hep yerdiklerini. Yâr et bize erdirdiklerini.
“Sevdin Habîbini, kâinata sevdirdin. Sevdin de h
ıl‘at-i risâleti giydirdin. Makâm-ı İbrâhim’den Makâm-ı Mahmûd’a erdirdin. Server-i asfiyâ kıldın. Hâtem-i enbiyâ kıldın. Muhammed Mustafâ kıldın. Salât ü selâm, tahıyyet ü ikrâm, her türlü ihtirâm ona, onun âline, ashâbına ve etbâına yâ Râb!”

Dua bir yitik hazinedir. Gizli bir silahtır. Kul'dan Yaradan'a giden bir barış elçisidir, dilekçedir. Hep derim ki: Firavun'un duası bile kabul olduktan sonra."kul dişi ağrıdığı zamanki samimiyeti ile dua etse kabul olmayacak dua yok gibidir"

Sahi siz en son ne zaman böyle dua ettiniz?

Hamiş: İsteyenlere MİM
1- Çocukluğunuzda öğrenip hâlâ çok sevdiğiniz duaları yazınız.
2- Çocukluğunuzda öğrenip hâlâ çok sevdiğiniz ilahileri yazınız.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Güzel bir kadın gördüm sanki


İ
brahim blogları şaşırdı galiba. Ramazan başına vurdu demeden önce lütfen bu yazıyı sonuna kadar okuyun efendim. Biliyorsunuz size güzel insanlardan bahsetmiştim. Hani görünce keyif aldığınız, sohbeti yüreğinizi doyuran.

İşte ben fazla TV izlemediğimden olsa gerek hanımefendiyi gözden kaçırmışım. Aslında konu tabi ki benim Tv izlememem değil, kendisi hakkında bilgi sahibi olmadığım için duyduğum mahcubiyet. Oysa hakkında oldukça çok kaynak ve bilgi var.

Dün gece Tv1 de izledim tasavvuf hocası da olan Cemalnur SARGUT hanımefendi'yi. Sohbeti yüreğimi ferahlattı. Tebessümü yüreğinin güzelliğini yansıtıyor gibi geldi.

Özellikle ortalıkta sahte şeyhlerin, hurafecilerin cirit attığı günlerde bunalan kardeşler bu hanımefendiyi okusunlar ama daha ötesinde dinlesinler, mümkünse yakından görüp sohbetinde bulunsunlar istedim...

Buyrun:

Cemalnur SARGUT

Cemalnur Hoca'mızı anlatmak için sadece şunu yazmak yetecekti aslında. O hiç olma gayreti içindedir, yaşanır fakat anlatılamaz. Kendisi her nekadar sadece ve sadece Allah'ın bendesi olarak anılmak istese de ..... (devamı için tıklayınız)

23 Ağustos 2009 Pazar

Dilsiz öğretmenlerimiz

Düşündüm hayatıma anlam katan, severek okuduğum din kitapları hangileriydi diye?

Tabi ki içinden elifba-kuran ve hadis kitaplarını çıkardıktan sonra böyle bir listeleme yaptım ve üç beş kitapla sınırlı tuttum. İçlerinde hepsi din kitabı değil, şiir kitapları da var.

Dileyen bunu diğer kitapları da katarak farklı bir mim olarak da değerlendirebilir.
Nitekim ben de öyle yaptım.

Beni etkileyen dini içerikli kitaplar:

1-Tenbihül gafilin /Ebu'l leys Semerkandi
2-Marifetname / Erzurumlu İbrahim Hakkı hz.
3- Kısas-ı Enbiya / Ahmet Cevdet Paşa
4-Mesnevi / Mevlana
5-Safahat / M. Akif Ersoy
6-Çile + Çöle inen nur / Necip fazık kısakürek
7- Yunus Emre / Nezihe Araz
8- Bostan ve Gülistan / Şeyh Sadi Şirazi

DİĞER KİTAPLAR:

1-Sefiller / Victor hugo
2-Çanlar kimin için çalıyor / Ernest hemingway
3-Boyalı kuş / Jerzy Kosinski
4-9. hariciye koğuşu / Peyami Safa
5-Yaprak dökümü/ ReşaT Nuri Güntekin
6- Hayvan Çiftliği / G.Orvell

ÇOCUKLUĞUMDAN KALANLAR

1-Kibritçi kız
2-Define adası
3-Küçük prens
4-Çizgi romanlar (zagor)

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Kötü örnek, örnek sayılmaz

İnsanız...
Bir şeyi yapmak istediğimizde de yapmak istemediğimizde de bahanemiz bulunur. Namaz da öyledir. Kimi dostlar hep şöyle söyler. "herkes bana bakıyor gibi geliyor".

Bunun dışında çocukluğumuzda yaşadıklarımızda bazen olumsuz etki yapar namaz konusunda. Özellikle cami cemaatinin eski huysuz ihtiyarları Ramazan'da yarı oyun havasında camilere koşan çocukları azarlar, hırpalarlardı. Hal böyle olunca o çocuk büyüdüğünde camiye gelsin diye durmadan hocalar boşuna vaaz etsin dursun. Yazık...

Bunun dışında din adamlarının davranışları da çok büyük önem taşır tabi ki. Her ne kadar bizde ruhban sınıfı yoktur diyorsak da neticede din görevlileri var ve bu insanlar iyi örnek olmalılar.
Anlatacaklarım hoş şeyler değil ama herkes az çok bu tip yanlışlara da tanık olmuştur. Ancak aslolan herşeyin sahibine (O'na) olan sevgidir. Kişilere ve olaylara göre karar vermek yanlıştır.

I
Güzel bir Ramazan akşamı... Teravihte uslu çocuklar arasında sayılırdım. Özellikle çocukların yanına değil cami cemaatinin arasına karışır, onlardan gözucuyla birşeyler kapmaya çalışırdım.

O akşam müezzin mahfili denen müezzinlerin dua ve ilahi okuyup kaamet getirdiği kısımda yer almıştım. İlk 4 rekatın aralığında sol tarafıma selam verdiğimde yüzümde bir tokat patladı. Aptal aptal dönüp baktım. Sağır ve dilsiz olduğunu bildiğim bir amca sert ve ıslık gibi bir sesle elini dudaklarına götürerek. "sus" işareti yaptı. Ağzımı açmamıştım ama bu tokat fena koydu. Birşey diyemeyip çıktım camiden... Geçen yıllar içinde bir tek onun sağır dilsiz olması beni cami cemaatine öfke duymaktan geri bıraktı..

II

Yazın en yakın camide elif ba öğreniyoruz. Müezzin efendi inanılmaz neşeli ve şakacı biri. Çoğumuz hızlı bir şekilde öğreniyoruz okumayı. Mahallede kızlar çoğunlukta biz de 3-5 erkek çocuğuz. Hocanın davranışları giderek garipleşmeye başladı. Kızları arada bir sıkıştırıp, çimdilikliyordu.

Gel zaman git zaman birgün hocanın ordan alındığını duyduk. Kızlardan birini taciz etmiş. Kız da ailesine söylemiş. Aile olaya müdahil olmuş ama yazık ekmeğinden olmasın diye bir şekilde kınama ile adam başka bir camiye verilmiş.

Bizler tam Kuran'a geçecekken o yıl kurs dağıldı. Kimse yeni hocaya gitmek istemedi. Aileler de göndermedi. Ailelerimiz bizi önce kızlarla birlikte bir kadın hocaya verdi. Ben orda da bir türlü dikiş tutturamadım. Sonra bir başka genç hafız kızda okudum. Ama bir türlü o ilk zamanlardaki heyecan ve okuma başarısını gösteremedim. Tecvidim hiç olmadı...

Arkadaşlarla kazara bile namaza dursak, camide o hoca varsa namazı bozup çıkıp gittik. Ergenlik dönemimizde sinemaların izbe bir köşesinde film izlerken görürdük onu ve "hocalar dışarı" diye yuhalardık. O ise pişkinliğinden birşey kaybetmedi. Bir yemek ısmarlayana, bir çay söyleyene, üç kuruş para verene hatimler indirdi, dualar okudu. Herkesi cennetlik yaptı. Jet gibi paldır küldür teravihler kıldırdı ve öylece öldü gitti...

Bizse onu örnek almadık kıyaslamak için. Sadece zavallı biri bildik. Din adamı olarak görmedik bile. Ak köpeğin pamuk pazarına bir hayli zararı olsa da kötü örnek örnek sayılmazdı çünkü.

21 Ağustos 2009 Cuma

Ramazan'da bu neyin numarası?

İnternet'in ve online sohbet hastalığının yaygın olduğu zamanlar...
Ramazan'ın ilk günlerinde sinirli olurum. Aileden genlerden gelen birşey. Rahmetli babam da sigara içemediği için sinirli olurdu. Sofrada onun orucunu açıp sigarasını yakmasına kadar teyakkuzda beklerdik.

Ben de herhalde ilk hurma'mı çikolata niyetine ağzıma atana kadar burnumdan soluyorum:)

Yine günlerden böyle bir gün. Bankadaki hesabıma para yatıracağım. Tabi Ramazan kafası olan bir tek ben değilim. Gişedeki memurla başladık hesap no'mun yanlış olduğu konusunda tartışmaya. O bana bu numara yanlış diye sertçe kağıdı uzattı ben ona hesap no'mu ezberden bildiğim konusunda posta koydum.

Gerçi çok büyük bir tatsızlık yaşamadık ama gelip hışımla kontrol ettim hesap no'mu evet yanlıştı... Zihinsel hata yaptığımda bunun sebebini bulmak, araştırmak gibi bir saplantım vardır. Öyle ya adama bir numara söylüyor ve ısrar ediyordum numaram bu diye.

Bilgisayarımı açtım. Tuşlara dokunurken birden jeton düştü. Hesap numaram sandığım bir zamanların en yaygın online sohbet programı icq numaramdı...

Sizin de böyle Ramazan kazalarınız var mı bilmem ama siz siz olun (ben gibi kaptırıp gitme riskiniz yüksekse) Ramazan'da online sohbete biraz mesafeli durun derim...

................................

Meraklısına yorum MİM'i: Oruç kazalarınızı ve Ramazan dalgınlıklarınızı paylaşın.

3 buçuk derste namaz sureleri ezberlenir mi?

Gençken bir dönem kendime çeki düzen vereyim diye Freddy'nin kâbuslarını izliyordum. Böylece ertesi gün daha az serserilik yaparım falan gibi düşünüyordum herhalde. Oysa şimdiki katiller pek sevimli, dexter ile doğru yolu bulmak zor.

Ancak bir çocukluk anım var ki, o günlerde bulduğum bir yöntem sayesinde süper namaz suresi ezberlemiştim. Tabi rahmetli babamın da katkılarıyla...

Küçüktüm. Babam akrabaları kollamayı severdi. Kendisi mert ve sert bir adam olduğu için ben gibi ot'dan çöpten korkmazdı...

Sahur'da uzak bir akrabamız olan dul bir kadına yemek gönderirdi benimle. Kadıncağız da hayır dua ederdi sağolsun. Ancak bir sorun vardı ki kadının evine giden yolun yaklaşık 3-500mt.si zifiri karanlık bir sokaktı. Sokakta 2 ışık vardı. Biri kadının evindeki minik elfeneri lambası kadar bir lamba. Diğeri de sokağın başındaki direkteki 60 mumluk ampul...

Direğin oraya gelince kadının evini gözüme kestirir ve arkamdan cin kovalarmışçasına bi solukta gider kapısını tıklatırdım. Dönüşte de bir topukta direğe kadar koşardım. Zaten o anda biri karşıma çıksa altıma edeceğim kesindi. Hele Ay aydınlık olmayan zamanlarda; katlanılmaz olurdu bu gidiş gelişler ama korkuyorum diyemezdim rahmetliye. Yoksa korkunun ne olduğunu öğretirdi eminim:)

Neyse gel zaman git zaman hoca'nın verdiği ezberleri okumaya başladım. Baktım bayağı da iyi ezberliyorum şey... korkusuyla. O yıl ki Ramazan benim açımdan oldukça verimli geçti. O korkuyla hem dul bir kadına yemek götürdüm günaşırı veya 3 günde 1. Hem de bir daha unutmamak üzere namaz surelerini ezberledim...

Meraklısına tavsiye ederim:)

20 Ağustos 2009 Perşembe

Elif ba'mda en sevdiğim harf

Bu sıralar moda'ya herkes MİM'i sevebilir ama benim Elif ba'mda en sevdiğim harf CİM'dir.
Birçok sebebi var ki bunlardan birisi canım ciCİM derken ki o tatlılık bile olabilir.

Küçüklüğümden beri ben kadınlar ve kızlarla büyüdüm. Pek ağabey görmedim. İlkokulda ablalar kolladı beni. Sinemalara onlar götürdü. Onların cep fotoromanları, şiir kitapları ile büyüdüm.
Hocalarım, hafız kızlar ve kadınlardı. O yüzden Annem başta olmak üzere kadınlara en çok borcu olan kim? denirse bütün erkeklerden önce kendimi gösterebilirim.

Doğrularımı ve yanlışlarımı kadınlardan edindim. Bu konuda en büyük eksikliğim kadınlar hamamına gidememektir herhalde. Neyse bu Ramazan sayfasıydı değil mi? Şşşşt! oğlum İbram kendine gel evladım.

Yanlış hatırladığım bir şey var mesela.
Küçüktüm, kadınlar arasında kılınan bir teravih ve herhalde arkasından okunan bir mevlit’e annem beni de götürmüştü. Mevlit'teki doğum sahnesinde sanırım kadınlar beni aldılar ve kucaktan kucağa gezdirdiler. Her kucağına alan da sarılıp, öptü. O günden sonra ben mevlit'in doğumdan bahseden kısmı geldiğinde (hani salât-ü selam getirilip, ayağa kalkılır ya) küçük çocuklar sevilip, öpülür kucaktan kucağa gezdirilir sanırdım. Gerçi, çok bekledim ondan sonra ama bir daha öpen olmadı:)

Sonradan anneme ve tanıdık teyzelere de sordum. Mevlit'te böyle bir ritüel olmadığını söylediler. Düşününce buldum. Tahminen o sırada ürkmüş ya da ağlamış olmalıyım ve annemden uzak bir köşedeydim herhalde. Kadınlarda ayağa kalkmışken, beni alıp kucaktan kucağa anneme kadar iletmişlerdir. Haliyle seven de koklayıp, öpmüştür. Ben de hala hoş bir anıdır bu. Kendimi ilgi manyağı hissetmiştim:)

İşte 1–2 yaşlarındaki çocuklar da genelde kadınlar arasında "Cim'in karnında bir nokta" diye sevilirdi. En azından ben öyle anımsıyorum. Hamile kadın ve karnındaki çocuğa benzer CİM harfi. Gerek kendi çocukluğumdan, gerek çocuk sevgimden olsa gerek ben o günden beri CİM'i hamile bir kadın ve çocuğuna benzetir öyle severim. O yüzden CİM bana çok sevimli gelir.

Benden MİM bekleyenler:
Boş verin sitenize yazmayı. Söyleyin bakalım: Elif ba'nızda hangi harfi daha çok seversiniz? Ve Neden?

19 Ağustos 2009 Çarşamba

İki salla, bir bağla


Bayanlar pek bilmez ama baylar olayın farkındadır. Bayram namazları diğer namazlara benzemez. Şekil itibarıyla farklı eda edilir. Ayakta tekbir alır, elleri yana salarsın falan. Gerçi imama uyulduğu için azıcık işi ağırdan alıp, çaktırmadan yanındakine de baktın mı olayı biliyomuşçasına kıvırırsın ama bazıları ilave tekbirlerde herkes ayaktayken cumburlop eğilir de madara olur. Yine de Allah kabul etsin efendim...

Dur! İbram Ramazan gelmedi, sen Bayram namazı kıldırıyon diceniz ama Bekri Mustafa Ayosafya'ya imam olursa olacağı da budur. (bu fıkraya gülmek isteyenler google'a bakın. burada anlatıp da, biz zaten biliyoduk laflarınızı çekemem)

Neyse efendim kendimi bildim bileli bayram namazlarını kaçırmam. Diğerlerini Allah affetsin. (Olur İbram affetsin. Neyine güveniyosan). Her namazdan önce cemaat toplansın diye vaiz ya da müfti efendi vaazı uzatır da uzatır. Neredeyse vakti geçene kadar bayram namazını bekleten vaizler yüzünden son yıllarda diyanet bu işe dur demiş ve hocalar camiye geç gelen cemaatı cezalandırır gibi vaazı uzatmaktan vazgeçmişlerdir. Böylece cemaatin de hoca nasıl olsa uzatır diyerek daha da geç gelmesinin önüne geçilmiştir.

Vaaz tam biter. Vaiz efendi yıllardır değişmeyen şu sözleri saymaya başlar. Arkasından bir müddet sonra İmam efendi de merkezi yayını kapattıktan sonra bir de o başlar:
-Muhterem cemaat. Biliyorsunuz bayram namazları yılda iki kez kılındığı için unutulabilir ." dedikten sonra ben size bir tarif edim faslı da sürer 10-15 dakika....

Oysa ben çocukluğumda mektep, medrese görmüş bir hoca efendiden bir kere dinlemişimdir bu bayram namazı tarifini. Bir daha da dinlemeye ihtiyacım olmadı. Boşuna anlatıyosun hoca derim içimden her bayram namazında bu değişmez anektodları dinlerken. Kısa kes, aydın havası olsun... Tabi mektepli, medreseli hocalar başka oluyor. Bir gelenekten geliyorlar ve işin pratiğini, gönül kazanmayı metod olarak benimsemişler. Aynen şöyle demişti hoca efendi:
-1. Rekat: 2 salla 1 bağla / 2.Rekat: 3 salla 1 eğil ... gerisi bildiğiniz gibi.

İşi ehline vermek lazım. Ya da ehli vakit doldurmak için boş konuşmayacak. Kestirmeden işi bitirecek. Akıllara mıh gibi çakacak bilgiyi, yüreklere sevgiyi...

Çay içmek Abdesti bozar mı? Bozar...


Sonradan emekli bir vaiz olduğunu öğrendiğim bir muhterem amcayla aramızda böyle bir diyalog geçmişti. Kendisine saygım vardı ve sohbetinden faydalanmak istiyordum. Hâl böyle olunca biraz daha fazla bir arada vakit geçirmek adına çay ikram ettim.

-"Abdestim var, sağol almıyayım" dedi.

Ramazan desem değil henüz, üçaylar desen o da değil. Merak ettim sordum:
-"Hocam niyetlisiniz herhalde? Diliniz sürçtü oruçluyum yerine abdestliyim dediniz?"

-"Yok evladım" dedi. "Yaş ilerleyince abdest artık oradan değil, buradan tutuluyor" diye önce gözleriyle malûm mekânı, sonra da eliyle dudaklarını gösterdi. Birlikte gülümsedik:))

Hoşuma giden bir sözdür, zaman zaman dostlara anlatırım.
Şimdi hepimize hayat kolay geliyor ama demek ki zamanla yaşam kalitemiz değişecek. Ne mutlu yaşadığı her anın kıymetini bilip değerlendirebilenlere...

16 Ağustos 2009 Pazar

Zincir Mesafesi


Bazı insanlar vardır davranış biçimleriyle bizlerin aksine insanlara güzel birer örnektirler. Bu insanların lisan-ı halinden ilham alamazsanız, söylediklerinden nasiplenirsiniz. Söylediklerini dinleme şansınız olmazsa ise yazdıklarından payınıza düşen ekmek kırıntıları ile yetinirsiniz.

Ama o ekmek kırıntıları bile öyle doyurucudur ki; kafanızdaki bir sorunun cevabı olurlar. İçinizdeki sıkıntının ilacı. Hiç ummadığınız bir anda yanınızda hızır gibi biter bu güzel insanlar. Olmadı açtığınız bir Tv kanalında sohbetine rastlarsınız. İki cümlesi sizi doyurmaya yeter....

Bir gazetedeydi sanırım.
Bir yazar aktarmış, ya da böyle bir muhteremle sohbet etmiş, yazmış:

Soru şu:
Hocam Ramazan'da cehennem kapıları kapanır, Şeytanlar zincire vurulur diye bize aktarıyorsunuz ama her türlü kötülük yine kol geziyor. Aklımıza binbir türlü fesatlık geliyor. Madem şeytanlar zincire vuruldu bu tezat niye?

Cevap da şu: Evladım sen bir eve gittin. Ev sahibi köpeği zincirle bahçeye bağlamış. Kapıyı açtın içeri giriyorsun. Köpek sana havladı. Gittin hayvanın yanına kadar ve hayvan hart dedi ısırdı. Köpeğe bahane bulmaya gerek var mı? Sorun "zincir mesafesi" evladım. Sen zincir mesafesini korumaz, köpeğin burnunun dibine kadar sokulursan Şeytan'da Ramazan falan dinlemez seni ısırır....

Sizi bilmem ama bu cevap benim çok hoşuma gitmişti...